DUYURULAR - HABERLER

TMMOB

TÜRK MÜHENDİS VE MİMAR ODALARI BİRLİĞİ

 

İKLİM DEĞİŞİMİNİN NEDEN OLDUĞU SORUNLAR VE OLUŞTURACAĞI RİSKLER

Giriş

Nüfus artışı, kentleşme, sanayinin gelişimi, ulaşım şeklinin değişmesi, doğal kaynakların kontrolsuz kullanılması, doğal alanların yok edilmesi, yaşam alışkanlıklarımızın değişmesini zorunlu kılarken yeni arayışlarıda zoramaktadır.

Yerküre kendi doğal döngüsünde sürekli değişim içerisindedir. Ancak sanayi devriminden sonra, kullanım alanlarının genişlemesi, kullanım şeklinin değişmesi ve doğaya daha fazla kontrolsüz müdahale edilmesi doğal değişimin farklılaşmasına neden olmuştur. Doğal alanların oluşum süreçleri yok sayılarak değiştirilmeye çalışılması beklenmedik olayların yaşanmasınıda gündeme getirmiştir. Bu durum kendisini en belirgin şekliyle doğal olayların afete dönüşerek yaşanan can ve mal kayıplarının artmasıyla göstermektedir.

Dünyada sanayi devriminden bu yana yürütülmekte olan ve doğal kaynakları birer üretim faktöründen ibaret gören kapitalist üretim süreçleri, iki yüzyıldan fazla süredir başta toprak ve su kaynakları olmak üzere, tüm doğal yaşam formlarını kuralsız ve sınırsız kullanma arzusunu sürdürmektedir.

Bütün bu yaşananlar sonucunda, Yerkürenin olağan değişiminin daha hızlı gerçekleştiğini, bu değişimin asıl nedeninin atmosfere salınan sera gazları olduğunu fark ettiğimizde ise biraz geç kalmış durumdaydık.

Oysa 1827'de yılında Fransız biliminsanı J.B. Fourier, sera etkisini dile getirmişti. 1896'da İsveçli Kimyager, fosil yakıtların CO2 saldığını gündeme taşımış, 1958'de Amerikalı C.D. Keeling, CO2 emisyonunun atmosferdeki etkisini ortaya koymuş ve 1970'de Avrupalı ve Amerikalı biliminsanları, sera etkisine yol açan diğer gazları tespit ettmişlerdi.

Fakat kar hırsıyla gelişen sistem bütün bunları göz ardı ederek üretim ve tüketim ilişkilerini yönlendirmeye devam etmiştir. Günümüzde ise atmosferde biriktirdiğimiz bunca sera gazından sonra iklim değişimini durdurmamızın mümkün olmadığı bir gerçektir.

İklim değişiminin yerkürenin her bölgesinde etkisi aynı şekilde olmayacaktır. Bazı bölgelerde olumlu olurken bazı bölgelerde ise olumsuz olarak etkisini gösterecektir.

Bu sunumda sektörlere ilişkin teknik ayrıntıya fazlaca girilmeden, iklim değişiminin Ülkemizde oluşturacağı kısa ve uzun vadeli etkileri gündeme getirilecektir.

İklim değişiminin durdurulmasının mümkün olmadığı gerçeğinden hareketle sonuçlarının en az zararla ne şekilde geçiştirilebileceğine ilişkin önlemlerin geliştirilmesi üzerinde durulacaktır. Bu nedenle teknik detaylar üzerinde ayrıntılarıyla durulmamıştır. Teknik detaylar ilgili kurum yada kuruluşların kendi çalışmalarında doğrudan ortaya konmaktadır.

Enerji, sanayi, ulaştırma, tarım, ormancılık, şehirleşme, doğal kaynaklar gibi bütün alanlara ilişkin verilerin dikkate alınarak önlemlerin geliştirilmesi gerekmektedir. Bütün bu sektörlerin özelinde ve genelinde iklim değişiminin şiddetinin azaltılması içinde üretim ve tüketim ilişkilerinin sorgulanması gerekmektedir.

İklim değişiminde alınacak önlemlerin yalnız tek ülke bazında bir şey yapması mümkün değildir. Ancak bu önlemlerin ülkelerin kendi öznel durumlarınıda korumak zorunluluğu vardır.

İklim değişimine neden olan sera gazlarının atmosferde birikmesini sağlayan gelişmiş ülkelerdir. Bunda gelişememiş ülkelere pay çıkararak sorumluluk yüklemek doğru değildir. İklim değişiminin gelişememiş ülkelerin fakir ve yoksul insanlarına daha ağır bedeller ödeteceği bilinerek, sera gazlarının azaltılması yönünde ortaya atılmaya çalışılan önlemlerde yoksul insanlara bedel ödetilmemelidir.

Daha fazla kar temelinde şekillenen daha fazla üretim baskısı, bir taraftan küresel çağda emeği de bir üretim faktörü düzeyine indirgerken, diğer taraftan bir tüketim toplumu yaratmaktadır. Bu fotoğrafta kuzey – güney gerilimi; Uzak Asya'da insan emeğine günde bir dolardan daha az değer biçilmesi, Avrupa ve Amerika'da her evin önünde üç – dört binek arabasının park edilmesi, gereksinimin üzerinde üretilen tarımsal üretimin stok sorunu oluşturması, Afrika'da ise insanların açlıktan ölmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bu manzaranın benzerini ülkemiz içinde de görebilmekteyiz.

İklim değişiminin en fazla su kaynakları üzerindeki etkisini göstereceği gerçeği gündemde tutulurken iklim değişiminin bile yüzyıllarda oluşturamayacağı etkiyi su kaynakları üzerinde su havzalarını yok ederek oluşturulmaktadır. Yaşanan bir çok olumsuzlukları iklim değişimine bağlarken, mevcut su kaynaklarımızı kirletmemizi, tarım ve orman alanlarımızı yok etmemizi de gündemimizde tutmalıyız. Yani iklim değişimine bağlı olmayan fakat kendi elimizle yok ettiğimiz değerleride gündeme almalıyız.

Küresel Isınma

Küresel ısınma basitçe, atmosfer sıcaklığının gitgide artması şeklinde ifade edilebilir. Atmosfer sıcaklığının artması ise atmosfer enerji dengesindeki bozulmadan kaynaklanmaktadır.

Dünya'ya Güneş'ten ulaşan ve Dünya'dan uzaya kaçan enerji arasında uzun vadede bir denge mevcuttur. Ancak 18. yüzyılda başlayan yoğun sanayileşme nedeniyle atmosfere salınan gazlar, sera etkisi göstererek Dünya'dan uzaya kaçan enerjinin atmosferde tutulmasına neden olmuştur/olmaktadır. Bunun doğal sonucu olarak da atmosfer enerji dengesi bozulmuş ve atmosfer sıcaklığı hızlı bir yükselme trendine girmiştir.

Atmosfer ortalama sıcaklığı hiçbir zaman sabit olmamıştır. Dünya zaman zaman sıcak, zaman zaman da buzul çağları gibi soğuk dönemler geçirmiştir. Ancak, değişim binlerce yılda ve çok yavaş gerçekleştiği için canlılar buna uyum sağlamakta zorlanmamıştır. Şu anki durum ise doğal sürecin tamamen dışındadır. Örneğin yaklaşık yirmibin yıl önce sona eren son buzul çağından bu yana ortalama sıcaklık 5 derece artarken son yüz yılda yaklaşık 1 derece birden artmıştır. Birleşmiş Milletler 2007 yılı iklim raporuna göre; küresel ısınma, (özellikle) son 50 yılda % 90 oranında insan eliyle yaratılmıştır ve asırlarca sürecektir.

Dünyaya Etkileri Ne Olacaktır?

Küresel ısınma, iklimleri değişime zorlayacaktır. Hatta iklimsel değişimler yavaş yavaş kendini belli etmeye başlamıştır. Artan nüfus, su kaynaklarının hızla kirlenmesi, özellikle Türkiye'nin de içinde bulunduğu orta kuşak enlemlerde yağış rejimlerindeki değişimler ve azalma, ciddi su sıkıntılarını gündeme getirecektir. Aşırı sıcak hava dalgaları sıklıkla yaşanacak, sel, fırtına, kuraklık gibi meteoroloji karakterli doğal afetlerin şiddeti ve sıklığı artacaktır. Kutup buzulları erimeye devam edecek ve bu erimeye bağlı olarak deniz seviyesi yükselecektir. Dolayısıyla Hollanda, Bangladeş gibi ülkeler ve bir çok ada ülkesi bundan doğrudan etkilenecektir. Ayrıca sıtma gibi tropikal hastalıklarda artış görülecek, böcek popülasyonlarında patlama olacaktır. Hassas canlı türleri yok olacak, hayvan ve bitki göçleri yaşanacaktır. Tüm bu olusuz gelişmelere bağlı olarak özellikle su kaynaklarının yok olması sonucu insan göçlerinin de görülmesi büyük olasılıktır.

Küresel Isınma Engellenebilir mi?

 

BM eski Genel Sekreteri Kofi ANNAN Kenya'da 12. Taraflar Toplantısı'nda yapmış olduğu konuşmada, artık iklim değişimini tartışmanın anlamsız olduğunu, esas tartışılması gerekenin, insanlığın bu değişime ne kadar hızlı ayak uydurabileceği noktasında olması gerektiğini ifade etmiştir. Bu son derece gerçekçi bir yaklaşımdır. Çünkü ekonomik kaygıların hep ön planda olduğu bir dünyada sorunun çözümüne yönelik önlemler de ekonomik kaygılara göre şekillenecektir. 2006'nın son aylarında açıklanan Stern Raporu ile, iklim değişimine atıfta bulunarak zengin ülkeleri ve büyük şirketleri "Aklınızı başınıza toplayın, hemen harekete geçmezseniz, birkaç yıl sonra karşınıza çıkacak faturayı ödemeye kesinlikle gücünüz yetmez" diyen Sir Nicolas Stern de aynı endişeyi dile getirmektedir.

Şu anki CO2 konsantrasyonu son 400 bin yılın en yüksek seviyesindedir. İnsan kaynaklı tüm sera gazı emisyonları sıfırlansa bile, bunun etkileri (CO2'nin atmosferde kalma süresi nedeniyle) en erken 50 ila 200 yıl sonra görülebilecektir. Öte yandan yıllık CO2 emisyonunun yaklaşık % 25'inden tek başına sorumlu olan Amerika Birleşik Devletleri'nin tutumu, Avusturalya Çin ve Hindistan gibi ülkelerin durumları CO2 emisyonunun azaltılamamasandaki en büyük etkenlerdir.

  Tablo 1

Dünya, OECD ve Türkiye'nin Enerji Göstergelerinin Karşılaştırılması (1999)

 

Toplam birincil Enerji arzı
( Mtoe )

Toplam birincil Enerji arzı/GSYİH
(Toe/000 95 USD)

Kişi başına toplam birincil enerji arzı
(Toe/kişi)

Elektrik tüketimi

(TW-sa)

Kişi başına
elektrik tüketimi
(kW-sa/kişi)

Dünya

9,774.48

0.30

1.65

13,502.41

2,280

OECD

5,229.45

0.20

4.68

8,753.51

7,841

Türkiye

70.33

0.37

1.07

96.94

1,473

Kaynak: IEA, 2001.

Atmosfere salınan sera gazları miktarı açısından bir yaklaşım olarak, tüketilen enerji miktarlarına bakıldığında, Ülkemizde tüketilen enerji miktarı OECD ve Dünya ortalamasının altında olduğu görülür(Tablo 1).

2006 yılı verilerine göre 1990-2004 yılları arasında ABD'nin salımlarının %15 artışla 6 milyar'dan 7 milyar ton eş-CO2/yıl'a çıkarken, 15 üyeli AB salımlarını 4.2 milyar ton göreceli olarak sabit tutmuştur.

Ülkelere göre atmosfere salınan karbon emisyonları kişi başına yılda; ABD 5.37, Avustralya 4.63, Rusya 2.91, Almanya 2.87, İngiltere 2.59, Japonya 2.54, Çin 0.76, Brezilya 0.46, Hindistan 0.29 dur .

Tüketim ve projeksiyon değerleri için yakıt tüketiminden kaynaklanan sera gazı salımlarının sektörel dağılımı karşılaştırıldığında, bazı sektörlerin payı artarken, bazılarının payında belirgin bir azalış görülmektedir. 2000 yılında CO 2 salımlarının % 34'ü çevrim, % 32'si sanayi, % 17'si ulaştırma ve % 16'sı diğer (konut, tarım ve ormancılık) sektörlerden kaynaklanırken, 2020'de % 41'inin çevrim, % 33'ünün sanayi, % 13'ünün ulaştırma ve % 13'ünün diğer sektörlerden kaynaklanacağı tahmin edilmektedir.

Tablo 2 

Temel CO 2 Göstergelerine Göre Türkiye'nin Dünya Ülkeleri Sıralamasında Yeri.

 

1995

1996

1997

1998

1999

Toplam CO 2 salımı

25

25

23

24

23

CO 2 /Nüfus

80

79

75

76

75

CO 2 /GSYİH

63

71

70

71

60

CO 2 /GSYİH (satın alma gücü paritesi)

81

84

81

81

55

Kaynak: IEA, 2001

İklim Değişikliğinin Sosyo- Ekonomik Maliyetleri

Karbondioksit konsantrasyonunun iki katına çıkması durumunda oluşacak maddi zarar dünya açısından dünya GSMH'nin % 1,4-1,9'u arasında olacağı tahmin edilmektedir. Kalkınmış ülkelerde zarar %1-1,5 olurken kalkınamamış ülkelerin zararı % 2-9'u arasında olacağı tahmin edilmektedir.

GSMH'ları tarıma dayalı olan ülkeler iklim değişikliğinden sanayileşmiş ülkelerden çok daha fazla etkileneceklerdir. İklim değişiminden, küresel ısınmanın sorumlularının daha az etkileneceği açıktır.

Küçük ada devletleri sera gazı üretimleri çok düşük olmasına rağmen iklim değişikliğinden en fazla etkilenen olan ülkeler olduğu için bu konudaki önlemlerin bir an önce yaşama geçirilmesini istemektedirler.

Diğer sera gazları floraklorkarbonlar (FCK) metan ve azot oksitleri kıyaslandığında, karbondioksitin sera etkisi yaratma ve iklim değişimi üzerindeki payı %50 dir.

Karbondioksit fosil yakıtların kullanımı sonucu ortaya çıkmaktadır. Sanayi devriminden beri atmosferde birikmiş olan 170 milyar ton karbondioksite her yıl yaklaşık 6 milyar ton karbondioksit eklenmektedir. Orman ve okyanuslar yılda 1-2 milyar tonunu emebilmektedir. Doğal ortamın korunabilmesi için mevcut karbondioksit miktarını %80 oranında azaltmak gerekmektedir.

İklim Değişimi ve Türkiye

Türkiye için iklim değişiminin varlığına işaret eden belirtiler henüz netleşmemiştir. Kuraklık, taşkınlar, aşırı soğuk yada sıcaklar gibi yaşanan olumsuz meteorolojik olayların geçmişte de örneklerine rastlanmaktadır. Ancak ortalama sıcaklıkların artma, akarsu ortalama debilerinde de bir azalma eğilimi olduğu söylenebilir. Fakat bu konuda bir bulguyu ortaya koyacak ölçümler yeterli değildir. Ülkemiz için İklim değişiminin varlığına ilişkin söylenenler çoğunlukla kişisel makale, tez yada dış kaynaklı araştırmaların sonuçlarına dayandırılmaktadır. Çevre ve Orman Bakanlığı bünyesinde kurulan İklim Değişikliği Koordinasyon Kurulu (İDKK) Bu konuda yapılan araştırmaları derleyerek rapor olarak sunmuştur. İstanbul Teknik Üniversitesi bünyesinde yürütülen modelleme ve tahmin çalışmaları mevcuttur. Ancak bu çalışmaların desteklenmesi gerekir.

Ülkemiz için özellikle 1987 yılından sonra kışları kar örtüsünün yerde kalış süresi oldukça kısalmıştır. Bu da yeraltı su kaynaklarının azalmasına, tarım için çok önemli olan taban suyunun düşmesine dolayısıyla yüzeydeki toprak neminin daha da azalmasına yol açmaktadır. IPCC(Intergovernmental Panel on Climate Change) tarafından küresel iklim modelleri ile yapılan projeksiyonlara göre, CO2 konsantrasyonuna bağlı olarak farklı senaryolar ışığında, uzun vadede ülkemiz için şu genellemeler yapılabilir.

- Ortalama sıcaklıklarda kışları 2 derecelik artış yazları ise 2-3 derecelik artışlar olacak,

- Yağış rejimleri değişecek kışları bir miktar artış beklenirken yazları daha da kuraklaşacak. Toplam yağış Doğu Karadeniz hariç tüm bölgelerde azalacak,

-Yazları toprak neminde %15-25'lere varan miktarlarda azalma olacak çoraklık oluşacak,

-Yağışların mevsimsel dağılımı ve şiddeti değişecek, kuraklık artacak

- Kuş cenneti gibi milli parklar yok olacak, özellikle İç Anadolu çölleşmeye doğru hızla ilerleyecek, Kar örtüsünün yerde kalış süresi azalmaya devam edecektir.

Türkiye'de yaşanan ve yaşanacak kuraklık ve olası etkileri

Tarım

Kısa vadede 2007 yılı için, Ülkemizde tarım sektörüne baktığımızda, “2006-2007 Tarım Yılı Kümülatif Yağış Raporu”na göre; 1 Ekim 2006 - 28 Şubat 2007 tarihleri arasında (5 aylık) kümülatif yağışlar genel olarak normalinden ve geçen yılın yağışından az olmuştur. Kümülatif yağış ortalaması 311,6 mm., normali 381,3 mm., geçen yılın ortalaması ise 387,3 mm.dir. Kümülatif yağışlarda normale göre % 18,3 geçen yıla göre de % 19,6 azalma yaşanmıştır.

Aralık ayındaki yağış eksikliği, yurdun bir bölümünde Şubat ayında da meydana gelince, sadece Bolu, Ünye, Ordu, Hopa ve Artvin'de hafif nemlilik, diğer tüm bölgelerde kuraklık oluşmuştur. Ege Bölgesi'nin batısı, Marmara'nın orta ve güneyi, Akdeniz Bölgesi'nin orta kesimleri ile Çankırı, Çorum, Kırıkkale, Yozgat, Bartın, Amasra, Kulu, Aksaray, Niğde, Erzincan, Elazığ ve Siirt'te çok şiddetli kuraklık olgusu gözlenmiştir. İç Anadolu'nun büyük bölümü ile Ege, Marmara, Akdeniz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da yer yer şiddetli kurak geçen alanlar vardır.

Sözü edilen meteorolojik gelişmeler, 2007 yılında özellikle serin iklim tahılları (buğday, arpa, çavdar ve yulaf) ile karnıbahar – soğan ve patates gibi kışlık ürünlerde verim ve üretim kayıplarının ortaya çıkacağına işaret etmektedir. Bunun yanında, erik, kiraz, kayısı, şeftali gibi sert çekirdekli meyveler ve narenciye, zeytin ve üzüm ağaç ve asmalarında da don zararının olasılığı giderek artmaktadır.

Bu ürünlerin Türkiye'nin hemen tüm bölgelerinde üretimi yapılan ürünler olması, nem eksikliği ve mevsim normallerinin üstünde kaydedilen sıcaklık değerlerinin üretici ve tüketici fiyatlarında ortaya çıkaracağı değişimlerin, çok sayıda yurttaşımızı ve genel ekonomiyi yakından ilgilendirdiğine işaret etmektedir.

Tahıl ürünleri kuraklıktan nasıl etkilendi, önümüzdeki dönem etkileri nasıl öngörülebilir?

Buğday, arpa, çavdar ve yulaftan oluşan serin iklim tahılları, ülkemizde 18.7 milyon hektarlık işlenen alanın 13 milyon hektardan fazla bölümünü kaplamaktadır. Başka bir deyişle, ekili alanların yaklaşık ¾'ünde tahıl ürünleri üretilmektedir.

Tablo 3

Üretim Tapılan Tahıl Alanları ve Miktarları

Ürün

Ekiliş (bin hektar)

Üretim bin ton)

Verim (kg/hektar)

Buğday

9 400

21 000

2021

Arpa

3 450

9 000

2347

Çavdar

147

240

1633

Yulaf

154

270

1753

Bunlar içinde özellikle 20 milyon tonun üzerindeki üretim rakamları ile buğday ve 10 milyon tona yaklaşan üretim rakamları ile de arpa, insan gıdası ve hayvan yemi olarak büyük önem taşımaktadır.

Sözü edilen ürünlerin en düşük çimlenme ve fotosentez sıcaklıkları 1 – 4 ‘C dir. Bunun yanında, yıllık yağış ortalaması 450 mm. düzeyinde olan alanlarda, ek bir sulama yapılmaksızın yetiştirilebilir.

Bununla birlikte, yıllık yağışın aylar itibariyle dağılımının da düzenli olması istenir. Yağış rejiminde ortaya çıkan normal dışı gelişmeler, verim ve üretim üzerinde sınırlayıcı etkiler yapar.

Tahıllar tohumlar toprağa ekildikten sonra; çimlenme – kardeşlenme ve sapa kalkma dönemlerinde vernalizasyon (düşük sıcaklık) gereksinimini de karşılayacak şekilde, düşük sıcaklıklı, kapalı ve nemli günler isterler. Sonraki dönemler olan sapa kalkma ve başaklanma döneminde ise, bol güneşli günler verim ve kaliteyi olumlu etkiler.

Türkiye'de, Kasım ve Aralık aylarında, kışlık buğday ekimi yapılmaktadır. Yazlık buğday ekimi ise, erken ilkbahar döneminde söz konusu olmaktadır.

Trakya – Çukurova - İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri, Türkiye'nin önemli tahıl üretim merkezleridir. Bunlardan, Trakya hariç tüm bölgelerde, önemli oranda yağış azlığı söz konusudur. Özellikle Adana, Hatay, Konya, Ankara ve Şanlıurfa illerinde Kasım ve Aralık aylarında yaşanan ve Ocak Ayı'nın ilk 26 günlük döneminde de devam eden kuraklık, kışlık buğday ekiminde çimlenme kapasitesini önemli ölçüde etkilemiştir.

Yağış azlığından en çok etkilenen ve Türkiye'nin tahıl üretimi açısından önemli olan illerinin normal yıllardaki buğday üretim değerleri ile öngörülen üretim kayıplarının hesaplanması, aşağıdaki tabloda verilmektedir ;

Tablo 4

Tahıl Üretimi Açısından Öngörülen Durum

İller

Üretim
(milyon ton)

Üretim kaybı
öngörüsü (%)

Üretim kaybı
öngörüsü (bin ton)

Konya

1.8

10

180

Adana

1.2

30

360

Şanlıurfa

1.2

20

240

Ankara

0.9

10

90

Hatay

0.5

30

150

Toplam

5.6

 

1 020

Görüleceği üzere, Türkiye'nin toplam buğday üretiminin ¼'ünden fazlasını üreten beş ildeki üretim kaybının, 1 milyon ton düzeyine ulaşacağı tahmin edilmektedir.

Nitekim Türkiye İstatistik Kurumu, buğday üretiminde 2005 yılı - 21.5 milyon ton olarak açıkladığı üretim tahminini, 2006 yılı birinci ve ikinci tahmininde sırasıyla 20.5 ve 20 milyon ton olarak revize etmiştir. 2006 yılı toplam buğday üretimi 20 milyon ton olarak gerçekleşmiştir.

İyimser bir tahminle, kışlık buğday ekiminde yaşanan kuraklık sorunu nedeniyle üretim düşüşünün 1 milyon tonla sınırlı olacağı varsayıldığında, bunun genel ekonomiye olumsuz etkisinin 400 milyon YTL düzeyinde gerçekleşeceği beklenebilir.

Bununla birlikte, önümüzdeki dönemde olası bahar yağışlarının, verim ve üretim üzerinde belirleyici etki yapacağını not etmek gerekmektedir.

2007 yılı buğday üretimi Türkiye'ye yeter mi?

73 milyon nüfusa sahip Türkiye'nin yıllık buğday gereksinimi, kişi başına 225 kg. tüketim ve dekara 20 kg. tohumluk hesabı üzerinden, sırasıyla 16.42 milyon ton ve 1.86 milyon tonun toplamı olan 18.28 milyon tondur. Kişi başına tüketim 200 kg. üzerinden hesaplanırsa, toplam yıllık buğday gereksinimi 16.46 milyon ton olmaktadır.

Bu durum da göstermektedir ki, yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen, Türkiye'nin 2007 yılı hasadında (Mayıs sonundan Temmuz başına kadar uzanan evre) kendisine yetecek buğday üretebilecek kapasitesi bulunmaktadır.

Toprak Mahsulleri Ofisi açıklamalarına göre, halen stoklarda 550 bin ton ekmeklik buğday, 50 bin ton makarnalık buğday, 220 bin ton arpa bulunmaktadır. Özel sektörün 2006 yılında geniş oranda piyasaya girerek alım yaptığı düşünüldüğünde, özel sektörün elinde de yeterli stoğun bulunduğu kolaylıkla öngörülebilir.

Bununla birlikte, kurak dönemin etkilerini sürdürmesi halinde, üretim açığının doğuracağı dışalım kaçınılmaz olacaktır.

Tahıllardaki üretim düşüşü Türkiye'yi nasıl etkiler, bu dönemde kimler nasıl taleplerde bulunabilirler?

Verim ve üretimdeki geriye gidişler, şüphesiz en çok yoksul tahıl üreticisini olumsuz etkileyecektir. Bunun yanında, dönemin özelliklerini “fırsat” sayacak bazı sektörel süreçler konusunda dikkatli olmak zorunluluğu bulunmaktadır.

Bu bağlamda, bahar dönemi özellikleri görülmeden, tahıl ürünlerinde “üretim yetersizliği” öne sürülerek gümrük vergisi oranlarının düşürülmesini isteyenlerin, aslında iç – dış piyasa fiyat marjından yararlanmak isteyenler olduğu bilinmeli ve şu ortamda bir gümrük indirimine gidilmemelidir.

Bunun yanında, 1 kg. ekmek maliyeti içinde buğday fiyatlarının % 30'dan daha az paya sahip olduğu gerçeğinden hareketle, ekmek fiyatlarına yönelik zam talepleri de, gerçekçi değildir.

Enerji ve Sulama

Hidroelektrik Enerji, Sulama, İçme ve Kullanma Suyu Açısından Barajların Su Potansiyellerinin Değerlendirilmesi;

Tablo 5 

Türkiye'nin Yer altı ve Yerüstü Su kaynakları Potansiyeli

Yüzey suyu potansiyeli, km^3

Yer altı su potansiyeli, km^3

Yıllık Akış

198.00

Çekilebilir yıllık su potansiyeli

12.3

Kullanılabilir yüzey suyu potansiyeli

123.50

Geliştirilen potansiyel

9.0

Fiili tüketim

31.49

Fiili yıllık tüketim

6.0

Türkiye 25 (Dicle Havzası Fırat Havzasıyla tek havza olarak anılmaktadır) ana su havzasına ayrılmış durumdadır. Havzaların su potansiyelleri birbirinden farklılıklar göstermektedir. Su potansiyeli bakımından daha zengin olan havzalarımız nüfus yoğunluğunun daha az olduğu bölgelerde bulunmaktadır. Başka bir deyişle nüfusun yoğun olduğu bölgeler su kaynaklarımız daha kısıtlıdır. Bu durum suyun potansiyel olarak az olduğu bölgelerde su havzalarının daha fazla kullanılmasına ve dolayısıyla kullanılabilir su miktarının azalmasına neden olmaktadır.

Yüzeysel ortalama potansiyel sular 198 milyar m^3 olurken 61 milyar m^3'e kadar düşmekte olup, kullanılabilir ortalaması ise 123,5 milyar m^3 olarak değerlendirilmektedir. Yüzeysel su kaynaklarının kullanımda değerlendirilmesinde bu miktar değişikliğinin de göz önüne alınması gerekmektedir. Ortalama değerlere göre yapılan planlamalarda, su miktarının 65 milyar m^3 değerinin daha da altında gerçekleşebileceği bilinmelidir.

Kullanılabilir yer altı su potansiyelinde yıllar itibariyle yüzeysel sulardaki gibi bir değişiklik olamayacağından, yüzeysel suların ortalamanın çok altında olabileceği yani 61 milyar m^3 de altında olabileceği dikkate alınarak planlamalar yapılmalıdır.

Bütün barajlarda su miktarları beklenen değerlerin altındadır. Ancak bu durum beklenmedik durum değildir. Her baraj yada sulama göleti için ayrı bir çalışmayı burada sunabilmek mümkün değildir. Ancak ilgili kurumlar, bu konudaki çalışmalarını ayrıntılı olarak yaparak, bu konuda uygulanacak politikaları önceden kamuoyuna açıklamalıdırlar.

Yüzey sularının yetersiz gelmesi durumunda yer altı sularına yüklenilmesi yer altı su kaynaklarının zarar görmesine neden olmaktadır.

Genel Değerlendirme

Mevcut ekonomik yaklaşımlar ve CO2'nin atmosferdeki kalış süresi nedeniyle sera gazı emisyonları azaltılsa bile iklim değişimi sadece bir miktar yavaşlatacaktır, ancak önlemek mümkün olmayacaktır.

Kyoto bir çözüm gibi sunulmaktadır. Tek başına Kyoto'nun yeterli olması mümkün değildir. Ayrıca ekonomik kaygılara bağlı olarak barındırdığı Esneklik Mekanizması emisyon ticaretini mümkün kılmaktadır.

Tahminlere bakıldığında Türkiye'nin yarı kurak iklimden kurak iklime geçiş yapacağı rahatlıkla söylenebilir. Kurak iklimle birlikte, ayrıca artan nüfus, temiz su kaynaklarının hızla kirlenmesi, bilinçsiz ve plansız kullanım yakın gelecekte su stresini daha çok arttıracaktır.

Tarım sektörü bu değişimden doğrudan etkilenecektir.

İklim değişimi konusunda ülkemizde şu anda tam bir bilgi kirliliği yaşanmaktadır.

İklim değişiminin etkilerinin araştırılması ve gerekli verinin temini için en önemli adres Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü'dür. Ancak bu kurumdaki keyfi ve siyasi uygulamalar bu kurumun üretkenliğine gölge düşürmektedir. Araştırmalara esas teşkil edecek verinin toplanmasında, meteoroloji gözlem ağı yeterli değildir.

Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğü ve Elektrik İşleri Etüt (EİE) İdaresi Genel Müdürlüğü'ne Su kaynaklarının araştırılması konusunda ayrılan kaynaklar yeterli değildir. Bu kurumlarda da partizanca uygulamalar üretkenliği etkilemektedir.

Dünya genelinde görülen küresel ısınma süreci, kuşkusuz Türkiye'yi de tehdit etmektedir. Türkiye bu gerçekle yüzleşmek, uygun önlemleri zamanında almak zorundadır.

Öncelikle, doğayı tüketen kapitalist sanayileşme ve tarım politikalarının sorgulanması ve sürdürülebilir – doğayla / tüketiciyle dost bir üretim zemininin egemen kılınması gerekmektedir.

Yatırım eksikliği yanında, mevcut yatırımların gerçekleştirilmesinde de ciddi sorunlar bulunmaktadır. GAP Bölgesi'nde 35 bin hektar alan, yanlış sulama teknikleri nedeniyle tuzlulaşma ve çoraklaşma sürecini yaşamaktadır. Derin su kuyularından yapılan yer altı suyu çekimleri, Konya Ovası'nı hızla çoraklaştırmaktadır.

Sonuç

•  Her türlü arazi kullanımında bilimsel ve teknik gerçekler toplumsal çıkarlar gözetilerek dikkate alınmalıdır.

•  Mevcut su kaynaklarımızı bir çok alanda iklim değişikliğine gerek kalmadan yok etmiş durumdayız.

•  Suyun etkin kullanımı için gerekli olan önlemleri almalı ve gerekli teknikleri uygulamalıyız.

•  Su havzalarına zarar verecek olan bütün uygulamalardan vaz geçilmeli ve bu uygulamaları teşvik eden kanunlar değiştirilmelidir.

•  Su havzalarının ve arazi kullanımına ilişkin görevlendirilmiş olan kurumların yetki ve sorumlulukları konusunda her türlü siyasi baskı kaldırılmalıdır.

•  Yüzey suları ve yeraltı suları bir bütün olarak ele alınarak suyla ilgili kurumların uygulamada karşılaştıkları sorunların kaldırılması için gerekli adımlar atılmalıdır.

•  İklim Değişimi Sürecinin engellenmesi çok mümkün görünmemektedir. Bu nedenle öncelikle İklim değişiminin ülkemiz üzerindeki etkileri tüm boyutları ile araştırılmalı, bölgelere göre oluşacak yeni iklim şartları için modelleme çalışmaları yapılmalıdır. Elde edilecek sonuçlara göre, iklim değişimine uyum için gerekli planlamalar yapılarak uygulamalar gecikmeden hayata geçirilmelidir.

•  İklim değişimine bağlı olarak meteoroloji karakterli doğal afetlerin sıklığı ve şiddeti artacaktır. Bu nedenle meteoroloji karakterli doğal afetler, afet kapsamına alınmalı, risk algılaması yapılmalı, uygulanabilir afet yönetim planları hazırlanmalıdır.

•  Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü'nün gözlem ağı, iklim değişiminin etkilerini ortaya koyacak şekilde gerekli verilerin toplanması için geliştirilmeli, teknik donanım ve personel desteği sağlanmalıdır.

•  Yeni şartlara bağlı olarak gelecekte yaşanacak olan su sıkıntılarını an aza indirmek için havza yönetimi anlayışı getirilmelidir. Böylece içme, sulama, enerji ve endüstriyel su kullanımı optimum yaklaşımlarla belirlenek su israfı önlenebilir.

•  Kaçak kuyuların önüne geçilebilir. Her türlü yapılaşma ve arazi kullanımı, su ihtiyacı gözönünde bulundurularak planlanabilir.

•  Yine su kıtlığına bağlı olarak Türkiye'nin sınır aşan suları ile ilgi politikaları yeniden ve acilen gözden geçirilmelidir. Orta Doğu'daki savaş ve mevcut şartlar gözönünde bulundurulduğunda, yakın gelecekte büyük çaplı insan göçlerinin görülmesi kuvvetli olasılıktır. Türkiye bu olasılığı gözardı etmemelidir.

•  Tüketim toplumu yaratmada teknolojinin bütün argümanları kullanılmaktadır. Tüketim teşviki atmosfere salınan sera gazlarının artmasına neden olmaktadır. Nereye kadar, nasıl bir tüketim sorgulanması yapılmalıdır.

•  Açık kanallarda taşınan su ile yapılan “vahşi sulama” yöntemlerinden derhal vazgeçilmeli, damla sulama başta olmak üzere, suyu tasarruflu kullanan, toprakta tuzlulaşma – alkalileşme – çoraklaşma sorunu yaratmayan çağdaş teknikler uygulanmalıdır.

•  Su mülkiyeti ve işletmeciliğinde, üreticiye, suyu kullanan ve yöneten bir nitelik kazandırılmalı, “su hizmetlerinin özelleştirilmesi” uygulamalarından vazgeçilmeli, kamu yararı su politikalarının odağına oturtulmalıdır.

•  Atıksu ve kuraklık yönetimi yanında, yeni dönemin koşullarına uygun tarımsal araştırma – yayım ve danışmanlık hizmetleri kurgulanmalı ve etkinlikle uygulanmalıdır.

•  Büyük şirketler tüketimi sağlayabilmek için bankalar aracılığı ile krediler sağlayarak ve reklam çalışmaları yaparak sistemlerini ayakta tutmaktadırlar. Üretim ve tüketim belli merkezler tarafından şekillendirilmektedir. Üretim tüketim ilişkisi sorgulanmalıdır.

•  Atmosfer politik sınır tanımayan tüm dünya için ortak bir kamu malı olarak değerlendirilmek zorundadır. Atmosferin sorunları herkese ortak olarak görünmesine rağmen olumsuzluklardan yoksulların daha fazla etkileneceği kaçınılmazdır.

•  Atmosfere salınan sera gazlarının miktarının azaltılması iklim değişikliğini durdurabilecek bir durumda değildir.

•  İklim değişimi hızını yavaşlatmak için alınacak önlemler yoksul halkın taleplerini de dikkate alacak şekilde olmalıdır.

•  Karbon vergisi, iklim değişimini durdurmaya yönelik bir önlem değildir. Ancak yeni vergilendirmenin ve maliyetinin bir şekilde yoksullara ödettirileceği bilindik gelişmelerdir.

•  İklim değişimi sonucunda dünyanın her bölgesi aynı miktarda etkilenmeyecektir. Ancak bir çok göçlere ve yıkımlara neden olacağı açıktır.

•  İklim değişiminin yavaşlatılması için üretim- tüketim ilişkileri bütün alanlarda tekrardan gözden geçirilmeli ve dengeli gelişmeyi sağlayacak şekilde planlanmalıdır.

•  İklim değişimi temiz suya ulaşımı engelleyeceğinden, ticari anlamda karı yüksek yeni bir sektör olan su ticareti sektörünü büyütecektir.

•  Geleneksel tarım üretimi değişeceğinden halkın gıdaya ulaşabilmesi daha pahalı ve zor olacağından su-gıda güvenliği konusunda önlemler geliştirilmelidir.

•  İklim değişikliğinden her zamanki gibi en fazla etkilenecek olan yoksul halk olacağından, yoksullukla mücadele edilmesi iklim değişiminin zararlarını azaltacaktır.

•  Özellikle araçlardan kaynaklanan kirliliğin azaltılması için toplu taşım araçlarının kullanımını kolaylaştıracak ve teşvik edecek yöntemler geliştirilmek zorundadır. Uluslararası şirketlerin kendi bankaları aracılığıyla ürettiklerinin tüketimini teşvik için geliştirdikleri yöntemler önleyecek sistemler kurulmalıdır.

•  Savaşlar iklimin değişimi sonucunda oluşacak etkilerin çok daha fazlasını acımasızca şimdiden yaşatmaktadır.

•  İklim değişimi konusunda bilgi kirliliğinin önüne geçilmelidir.

•  Karbon vergisini ödeyenin atmosfere bırakacağı karbonu iklim değişikliğine neden olmayacak mıdır, sorusunun yanıtını bulmak gerekir .

Doğal yaşamı bozmanın bedeli maddi değerlerle ölçülemez. Kirletmeye izin vermemek gerekir.