İKLİM DEĞİŞİMİ SEMPOZYUMU GERÇEKLEŞTİRİLDİ
Türkiye'nin ve dünyanın gündeminden düşmeyen küresel iklim değişimi konusu, bugün (13 Mart 2008) başlayan "TMMOB İklim Değişimi Sempozyumu"nda masaya yatırıldı İMO Teoman Öztürk Salonu'nda düzenlenen ve iki gün süren sempozyumda; bilim insanları ve uzmanların, sundukları bildirilerle "iklim değişimi" konusu tüm yönleriyle ele alındı.
Sempozyum kapsamında; "Kalkınma, Sağlık, Sosyal Durum ve İklim Değişimi", "Gözlemler ve Değişimler", "Değişimler, Önlemler ve Etkiler", "Enerji, Sanayi, Tarım, Gıda ve İklim Değişimi", "Su Kaynakları ve İklim Değişimi", "Kentleşme, Ulaşım ve İklim Değişimi", "İklim Değişimi ve Uluslararası Sözleşmeler", "Etik Sorunlar ve İklim Değişimi" başlıklı oturumlar ve "İklim Değişimi ve Türkiye Paneli" gerçekleştirildi.
Sempozyumun açılışında konuşan TMMOB Meteoroloji Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Diren, iklim değişiminin Türkiye için "kuraklık ve susuzluk" demek olduğunu belirterek, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler'in buna yönelik çözüm önerisinin "akarsuların özelleştirilmesi" olduğunu hatırlattı ve "BM Eski Genel Sekreteri Kofi Annan, '21. yüzyılın su savaşlarına sahne olacağını' ifade etmişti. Bizim buna yorumumuz ise 'su savaşlarının bildiğimiz anlamda olmayacağı ve kağıt üzerinde gerçekleşeceği' şeklinde olmuştu. İşte o zamanki öngörümüzün en güzel kanıtı. Savaşlar kağıt üzerinde. Sizce suyumuzu ele geçirmek için silaha gerek var mı? Üstelik tahkimle, uluslararası anlaşmalarla elimizi kolumuzu bağlamışken" diye konuştu.
Diren, özellikle Ankara'da ve büyük şehirlerde yaşanan su sıkıntısının nedenlerinin küresel ısınma ile kamufle edilemeye çalışıldığını anlatarak, bunun gerçek nedenlerinin yönetim, işletme, planlama hataları ve altyapı eksiklikleri olduğunu söyledi.
TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı ise, içinde bulunduğumuz yüzyılın en çetin sorunlarından birinin küresel ısınma ve iklim değişimi olduğunu belirterek, "Bu bilindiği halde Türkiye'nin neden 'küresel iklim değişimi' karşısında, siyasi parti ve siyasi irade programlarına yansıyan bir politikası yoktur?" diye sordu.
İklim değişiminin şiddetlenen etkilerini hafifletebilmek ve gelecek on yılları kazanabilmek için Türkiye'nin de tüm dünya ile birlikte uluslararası anlaşmalara tabi olmasının bir zorunluluk olduğunu ifade eden Soğancı, uluslararası anlaşmalar denince akla ilk gelen KYOTO Protokolü'nün ise "karbon ticareti" olduğunu ve bu açıdan desteklenmesinin mümkün olmadığını söyledi.
TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı ve M eteoroloji mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Diren'in tam konuşma metinleri aşağıda verilmiştir.
TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı'nın Konuşması:
Değerli Konuklar,
Sevgili Arkadaşlar
Öncelikle hepinizi, TMMOB Yönetim Kurulu adına saygıyla selamlıyorum.
Hepimiz biliyoruz: mühendislik, bilim ve teknolojiyi insanla buluşturan bir meslek. Bizim örgütümüz TMMOB; odağında, öznesinde insanın olduğu bir mesleğin uygulayıcılarının örgütü. Biz bir yandan üyelerimizin haklarının elde edilmesine, taleplerinin gerçekleşmesine yönelik çalışmalarda bulunurken, bir yandan da insana ve insanlığa olan sorumluluklarımızı yerine getirmeye çalışıyoruz. Meslek alanlarımız üzerinden Türkiye gerçeklerini ortaya koyuyoruz, üyelerimizin bilimsel temele dayanan çalışmalarını, bilim insanlarının çalışmaları ile birleştiriyor, örgütümüzün deneyimlerinin süzgecinden geçiriyoruz. Bu şekilde ülkenin sorunlarını tespit ediyor, çözüm önerilerini sunuyoruz.
Bu çalışma dönemimizde de; jeotermalden çevreye, yerel yönetimlerden coğrafi bilgi sistemlerine, sanayiden enerjiye, özelleştirmeden afet politikalarına, istihdam ve emek politikalarından denizcilik sorunlarına çok farklı konularda birikimlerimizi ortaya koyan etkinlikler gerçekleştiriyoruz. TMMOB'nin meslek alanları üzerinden Türkiye üzerine, dünya üzerine söyleyeceklerine bu çalışma dönemimizde kentlerimizi de kattık ve sırasıyla Bursa, İstanbul, Ankara, Kocaeli, Eskişehir Kent Sempozyumları ve Bodrum Yarımadası Sempozyumu düzenledik. Sırada, Mayıs ayı içinde gerçekleştireceğimiz Denizli ve Adana Kent Sempozyumları var.
Bugün açılışını yaptığımız İklim Değişimi Sempozyumumuz ile haftaya yapacağımız Su Politikaları Kongremiz de birbirini takip eden ve birbiri ile doğrudan bağlantılı, anlamlı iki etkinliğimiz olacak. Tüm bunlarla beraber iki yıllık çalışma dönemimizde gerçekleştirdiğimiz etkinliklerin sayısı 22'ye ulaşacak.
Değerli Arkadaşlar,
Küresel ısınma ve devamı iklim değişimi endişelenmeyi gerektirmeyecek kadar uzak ya da belirsiz bir gelişme olarak görülebilir. En azından, soğuk bir kış gününde birkaç derecelik ısınmanın o kadar da kötü olmadığını düşünebilir ve iklim değişimine ilişkin uyarıları, yaşam biçimlerimizi değiştirmek için geliştirilen çevreci korkutma taktikleri olarak algılayabiliriz. Ama az da olsa medyayı izliyorsanız insanlığı tedirgin eden çevresel haberleri göreceksiniz. Bunda da öne çıkan, sıkça duyduğumuz bir kavram var: Sera gazı emisyonları, sera etkisi.
Nedir sera etkisi?
Sera gazları, ısıyı dünyanın atmosferine hapseden gazlara verilen isim. Güneş ışınları yeryüzüne düştüğü gibi, yeryüzü de belli miktarda enerjiyi uzaya geri yansıtmaktadır. Atmosferde yer alan çeşitli molekül kümelerinden oluşan ve karbondioksit gazını da içeren koruyucu katman, uzaya doğru yansıyan radyasyonu bir süre tutarak, yeryüzünün ısınmasına neden olur. Günümüzdeki tehlike ise, karbondioksit ve diğer sera gazlarının miktarındaki artışın bu doğal sera etkisini şiddetlendirmesinde yatmaktadır. Özellikle sanayi devriminin başlangıcından itibaren sera gazlarının atmosferdeki konsantrasyonlarında sürekli bir artış meydana gelmiştir. İnsan faaliyetleri sonucunda meydana gelen bu artış, iklim sisteminin doğal dengesinin giderek bozulmasına neden olmaktadır. Modern insanoğlu aktiviteleri, fosil yakıtların kullanımı, ormanların yok oluşu, tarım alanlarının bozulması, büyük miktarlarda karbondioksit ve diğer sera gazlarının atmosfere salınmasına sebep olmaktadır. Bunun sonucunda dünya, güneşin altına park edilmiş bir arabanın içi gibi ısınmaktadır.
Peki, bu sera etkisi, dünya ikliminde ne tür değişikliklere yol açacaktır?
Sera etkisi dünya yüzeyinin ortalama sıcaklığını değiştireceği için, uzun vadede iklimlerde değişimler, buzulların erimesi, mevsimlerin kayması, yağış rejimlerinin değişmesi ve tarım alanlarının verimsizleşmesi gibi çok ciddi sorunlara neden olabilecektir.
Küresel ısınma ve iklim değişimi birbirini tetiklemektedir. Buna bağlı olarak meydana gelebilecek felaketler zincirinin; buzulların erimesi, deniz suyu seviyesinin yükselmesi, taşkınlar, kıyı kesimlerde toprak kaybı, temiz su kaynaklarının denize karışması ve su sorunu, yüksek sıcaklık artışıyla görülen aşırı buharlaşma ve kuraklık, yangınlar, göl ve ırmak sularında azalma, bu değişimlere dayanamayan bitki ve hayvan türlerinin yok olması ya da azalması, bazı bölgelerde aşırı ısınma nedeniyle virüs türlerinde değişiklik olması ve salgın hastalıkların gelişmesi, oluşacak göç dalgasıyla yerel ve global ölçekte taşıma kapasitesinin aşılması ve bunun sonucunda sorunların yaygınlaşması şeklinde seyredeceği ileri sürülmektedir.
Küresel ısınmanın etkileri, şimdiden Bangladeş, Maldiv Adaları, Pakistan ve Endonezya'da toprak kayıplarıyla kendini göstermektedir. Küresel ısınma ve iklim değişiminin sosyo-ekonomik ve politik boyutu da göz ardı edilemeyecek kadar önemlidir.
Elbette Türkiye de bu ısınmadan etkilenecek.
Küresel ısınma sonucu ülkemizde beklenen en önemli sorun, su sorunudur. İklim değişimi öncelikle yağış rejimini değiştireceğinden su kaynakları potansiyel ve kullanılabilir miktarlarında değişecektir. Ülkemiz su zengini bir ülke değildir. Ancak su miktarı bakımından kendisine yeterli bir ülke olmasına rağmen uygulanan yanlış politikalar sonucu bazı bölgelerde büyük sıkıntılar çekilmektedir. Meteorolojik süreçler bakımından kurak ve ıslak yılların yaşanması olağan durumlardır. Ölçüm sonuçları da ülkemizdeki su rejimlerinin yıllara göre çok farklılıklar gösterdiğini ortaya koymaktadır. Bu anlamda bakıldığında son yıllarda büyük şehirlerde ortaya çıkan su sorununu iklim değişimine bağlamak doğru değildir. Bu sorunun yaşanmasında, kuraklığın etkisinden daha fazlası, şehirleşme politikaları gibi politikalarla su havzalarının yok edilmesinin yanı sıra yönetimlerin katkıları çok büyüktür. İklim değişiminin gelecekteki etkileri dikkate alınarak bu konuda toplumsal çıkarı gözeten politikalar yaşama geçirilmelidir.
Küresel ısınmanın, ülkemizde tarım ve orman ürünlerinde azalışa, su kaynaklarının rejiminin değişmesi sonucu enerji sıkıntısına, kıyı kesimlerden iç kısımlara doğru nüfus hareketine neden olması beklenmektedir.
Çevre ve Orman Bakanlığı verilerine göre; Dünya'da sera etkisi yaratan çevre sorunlarının %46'sı enerji tüketimi, %24'ü sanayi faaliyetleri, %18'i ormansızlaşma, %9'u tarım ve %3'ü de diğer kaynakların yarattığı emisyonlar nedeniyle oluşmaktadır. Buradan anlaşılmaktadır ki; sorununun en önemli nedeni enerji tüketimidir. Enerji üretim sistemlerinde kullanılan yakıt türüne bağlı olarak da çevre sorunları artmaktadır.
Değerli Arkadaşlar,
BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), 2001'de yayımladığı ve bir dönüm noktası oluşturan raporda, geçtiğimiz yüzyıldaki ısınmanın çok büyük ölçüde insan etkinliğinden kaynaklandığını açıkladı.
Küresel ölçekte, içinde bulunduğumuz yüzyılın en çetin çevre sorunlarından biri olduğu bilindiği halde Türkiye'nin neden "küresel iklim değişimi" karşısında, siyasi parti ve siyasi irade programlarına yansıyan bir politikası yoktur?
İklim değişiminin şiddetlenen etkilerini hafifletebilmek ve gelecek on yılları kazanabilmek için Türkiye'nin de tüm dünya ile birlikte uluslararası anlaşmalara tabi olması bir zorunluluktur.
Uluslararası anlaşmalar denince akla hemen KYOTO Protokolü geliyor.
Ancak, Kyoto bir başlangıç değil, son çare olarak gelinen noktadır.
Yıl 1988, TORONTO'da düzenlenen "Değişen Atmosfer" konulu konferansta karbondioksit emisyonlarının 2005 yılına kadar yüzde 20 azaltılması önerilmiş.
Yıl 1994, AOSİS'e üye olan Pasifik ve Karayipler'de bulunan 39 küçük ada devleti BARBADOS'da yaptıkları toplantıda, karbondioksit salımlarını 2005 yılına kadar 1990 düzeyine göre yüzde 20 azaltmayı talep etmiştir. Toronto konferansındaki talep Amerika, Japonya ve Rusya dışındaki ülkeler tarafından olumlu karşılanmasına rağmen bu konuda herhangi bir adım atılamamıştır.
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesinin yetersiz kaldığının görülmesi üzerine KYOTO protokolü hazırlanarak, 1997 yılında imzaya açılmıştır. KYOTO protokolüyle, sera gazı emisyon değerlerinin, 2008-2012 yılları arasında 1990'daki seviyesinden % 5,2 oranında aşağı çekilmesi hedeflenmektedir. Ancak Kyoto Protokolü'nün yürürlüğe girebilmesi, 2005 yılında Rusya'nın da protokolü imzalaması ile mümkün olmuştur. Çünkü Protokolün yürürlüğe girmesi, sera gazı emisyonlarının en az yüzde 55'inden sorumlu olan 55 ülkenin onayına bağlı idi. Yani Protokol, imzaya açılmasından yaklaşık 8 yıl sonra ancak yürürlüğe girebilmiştir ve 2012 yılında yükümlülük dönemi sona erecektir.
Protokolün yürürlüğe giriş tarihi bile, aslında küresel ısınmanın başlıca faili gelişmiş ülkelerin protokole hangi açıdan baktıklarını anlamak için yeterlidir. Esneklik mekanizması karbon ticaretini mümkün kılmaktadır. En önemli amacı karbondioksit emisyonlarını azaltmak olan bir protokolün, karbon ticaretine izin vermesini anlamak mümkün değildir.
Bu anlamda emperyalist güçlerin tamamen kendi çıkar politikalarına göre şekillendirdikleri, amacından sapmış ve işi "karbon ticareti"ne dönüştürmüş bu protokolü desteklemek veya onay vermek mümkün değildir. Ancak iklim değişiminin önlenmesine yönelik alınacak her türlü önlem, ülkelerin insanlığa karşı birinci görevidir. Ve bu, Kyoto'ya bağlı kalınmadan da yapılabilir. Yeter ki ekonomik kaygıları bir kenara bırakalım.
Değerli Arkadaşlar,
İklimin canlı yaşamının sürekliliğini sağlayacak şekilde devam ettirilebilmesinde en önemli konulardan bir tanesi de yönetimdir. Bu alanda birikimi olan kurumların yaşamasını ve hizmetlerinin devamını sağlamak önemlidir. İklim değişiminde su kaynaklarımızın öncelikle etkileneceğini sürekli belirtmekteyiz. O zaman su kaynakları üzerinde ölçümlerden başlayarak proje oluşturulması ve uygulanmasının sonucuna kadar çalışma yapan kurumlardan DSİ, DMİ ve EİEİ gibi kurumların gelişmesini destekleyecek yönde politikaların bir an önce yaşama geçirilmesi gerekmektedir. Yeniden yapılanma adına birçok kamu kuruluşumuz kapatılmakta ya da yetkisizleştirilmektedir. Köy Hizmetlerinin başına gelen durum bu kurumların da başına getirilmemelidir. Değişen iklimin yönetilebilmesinin, bilgi birikimi ve deneyimi olan kurumların sayesinde olacağı unutulmamalıdır.
Değerli Arkadaşlar,
Kamuoyu ve halk, küresel ısınmayı ve bağlantılı olarak iklim değişimi sorununu ciddi bir şekilde gündemine alıp bu yönde sürekli bir baskı haline gelmedikçe siyasi iktidarlar, iklim değişiminin nedenlerinin zayıflatılması ve etkilerinin hafifletilmesi yönünde ciddi bir çalışmaya kendiliğinden girmeyeceklerdir. Yaşadığımız "karbon ekonomisi"nde, karbon emisyonlarının azaltılması son tahlilde kaçınılmaz ekonomik maliyetlere yol açmakta, enerji, su ve tarım politikalarında ise çeşitli çıkar gruplarının hiç de hoşlanmayacağı karşı-teşviklerin uygulanmasını gerektirmektedir. Daha fazla kar dürtüsünün ve neoliberal iktisat politikalarının egemen kılındığı bir ekonomik modelde bunların dışında, insana değer veren bir politikanın yaşama geçirilmesini beklemek ne yazık ki saflık olarak değerlendirilir.
Bizlerin iklim değişimiyle ilgili tavrı ise bunun tam tersi olmalıdır, çünkü bireysel önlemler çok değerli olmakla birlikte yalnızca bu önlemlere dayanarak kazanılacak mesafe çok kısadır. Belki yapılacakların başında, üreticilerin enerji verimliliğinin maliyetini üstlenecekleri, fosil yakıtlar karşısında temiz enerjinin teşvik edildiği bir politik ortam yaratmak gelmelidir. Sektörel, bölgesel ve yerel hedefler benimseyip bunları izlemekle, hedefe giden yolu denetlemekle yükümlü örgütsel yapılar inşa etmekle işe başlayabiliriz. Bu konuda merkezi kurumların yanı sıra belediyelere, meslek örgütlerine çok fazla iş düşecektir. Belki de kuracağımız yerel inisiyatiflerle çok işler yapabilir, kamuoyu baskısı yaratabiliriz.
Türkiye'nin artan sıcaklıklara uyumu, bunun ortaya çıkarabileceği sonuçlarla başa çıkabilmesi, gerekli önlemleri alıp hazırlıkları yapabilmesi açısından ormanlar ve kıyılarımız çok önemli iki kaynaktır. Bunlar, özenle korunması gereken kaynaklardır.
Kıyı alanlarının daha fazla yapılaşmaya açılmış olması, olası deniz seviyesi yükselmeleri karşısında tehlikeler yaratabilecek bir durumdur. Bundan da önemlisi kamu tarafından alınabilecek önlemlerin alınması olanağı ortadan kaldırılıyor.
Ormanlarla ilgili de aynı şey söz konusu. Ormanlar, yutak dediğimiz, karbondioksit tutma potansiyeli taşıyan kaynaklardır. İnsan eliyle atmosfere bıraktığımız karbondioksiti doğal olarak önleyen, azaltan kaynaklardır. Uzun vadede kullanabileceğimiz bu kaynaklar, siyasal iktidarlar eliyle ne yazık ki, 2B yetmedi 2A benzeri düzenlemelerle yok edilmeye çalışılmaktadır.
Tüm bunları bu sempozyumda birlikte değerlendireceğiz.
Bu sempozyumumuzda ve sonraki hafta yapacağımız kongremizde bildirilerle ve yapılan katkılarla kapsamlı olarak dile getireceğimiz konuları kamuoyuna yaymak, bir baskı gücü oluşturmak TMMOB'nin görevi olacaktır.
Bitirirken, bugün burada bulunmamızı sağlayan arkadaşlarıma, Yürütme Kurulumuza, Düzenleme Kurulumuza, görüşlerini bizimle paylaşacak bilim insanlarına, uzmanlara, Meteoroloji Mühendisleri Odamızın Sevgili Yöneticilerine, Oda çalışanlarına, emeği geçen tüm arkadaşlarıma teşekkür ediyorum.
Katılımınızla bize güç verdiniz, cesaret verdiniz. Hepinize teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.
Meteoroloji Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Diren'in Konuşması:
Değerli Konuklar,
Sevgili Arkadaşlar
Öncelikle hepinizi, Meteoroloji Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu adına saygıyla selamlıyorum.
Konuşmama başlamadan önce sempozyuma hazırlık süreci içerisinde katkısı olan herkese teşekkür ediyorum.
Sempozyumu düzenlemekteki en önemli amacımız iklim değişiminin teknik boyutunun yanı sıra sosyo-ekonomik ve sosyo-politik yansımalarını günün moda ifadesiyle reyting kaygısı gütmeden tüm yalınlığıyla ve her zaman olduğu gibi yine halkın tarafında kalarak ortaya koymaktır.
Burada iklim değişiminin ne olduğuna hiç değinmeyeceğim. Çünkü iki günlük sempozyum süresince küresel ısınma ve iklim değişimi tüm boyutları ile ortaya konacak. Ben burada daha çok iklim değişiminin Türkiye için ne anlama geldiğine değinmeye çalışacağım. Evet İklim değişimi Türkiye için susuzluk demek yada bir başka deyişle iklim değişimiyle birlikte bizi bekleyen en büyük tehlike kuraklıktır. Süreç içerisinde yağışlar giderek azalacak nüfüs artışının da etkisiyle Türkiye'de kişi başına düşen yıllık su miktarı 1400 m3 ‘ten 2020'li yıllarda 1000 m3'ün altına düşecektir. Biliyorsunuz kişi başına düşen temiz su miktarı 1000 m3'ün altına indiğinde kurak iklim kuşağı sınıfına dahil oluyorsunuz. Kuraklığı da çok basit bir şekilde tanımlayacak olursak Kuraklık herhangi bir bölgedeki yağışlı gün sayısının belli bir eşik değerinin altına düşmesi şeklinde ifade edilebilir.
Geçtiğimiz yıl başta Ege Bölgesi olmak üzere Marmara ve İç Anadolu bölgeleri ciddi kuraklık sıkıntısı çekti. Aslında İç Anadolu'daki sorun, özellikle Ankara'nınki daha çok “suni kuraklık” sorunu idi. Günlük 1 milyon 300 bin m3 civarında olan su tüketimi park ve bahçe sulamaları durdurulduktan sonra bir anda 850 bin m3'e düştü. Düşen yıllık yağış miktarına bakıldığında, 2007 su yada tarım yılına göre Ege % 45 oranında, Marmara % 35 oranında ve İç Anadolu bölgesi ise % 22 oranında uzun yıllar ortalamalarına göre daha az yağış almıştır. Tabloya bakıldığında özellikle Ege bölgesinin ciddi kuraklık tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını söyleyebiliriz. Ege bölgesini Marmara bölgesi takip etmekte. Ancak İç Anadolu bölgesine bakıldığında, ortalamanın altında yağış almakla birlikte Ege ve Marmara'ya göre çok daha şanslı olduğu görülmektedir. Buna karşılık en fazla sıkıntıyı İç Anadolu bölgesi özellikle Ankara içme suyu konusunda çekti. Karar vericiler Ankara'daki susuzluğu küresel ısınmaya bağlayarak susuzluğun gerçek nedenleri olan yönetim, işletme, planlama hatalarını alt yapı eksikliklerini kamufle etmeye çalıştılar. Üstelik alay edercesine, Ankara halkını yazı memleketlerinde geçirmeye davet ederek. Çünkü nasıl olsa susuzluğun faili de belli idi. Halbuki Ankara en yakın örnekleri 2001, 1994 yıllarında olduğu gibi geçmişte de benzer şekilde kurak yıllar geçirmişti. Ama susuzluk hiç böylesine sorun olmamıştı.
Kuraklığa en kesin çözüm önerisi ise Enerji bakanı sayın Güler'den geldi. Kuraklığa çare olarak Akarsularımızın özelleştirilmesi gerektiğini söylüyordu. Akarsularımız 49 yıllığına yap işlet devret modeliyle kiralanacaktı. Ve yabancı yatırımcı da bu ihalelere katılabilecekti.
Yaklaşık üç buçuk yıl önce TMMOB 50 yıl kutlamaları çerçevesinde bir konuşma yapmıştım. Burada BM eski sekreteri Kofi ANNAN'ın 21. yüzyılın su savaşlarına sahne olacağını ifade ettiğini söylemiştim. Bizim yorumumuz ise su savaşlarının bildiğimiz anlamda savaş olmayacağı ve kağıt üzerinde gerçekleşeceği şeklinde olmuştu.
İşte o zamanki öngörümüzün en güzel kanıtı. Savaşlar kağıt üzerinde. Sizce suyumuzu ele geçirmek için silaha gerek var mı? Üstelik tahkimle, uluslararası anlaşmalarla elimizi kolumuzu bağlamışken.
Değerli Konuklar,
Tekrar iklim değişimine dönecek olursak atmosferdeki sera gazı konsantrasyonlarının önlenemez yükselişi tüm hızıyla devam ediyor. BM kalkınma programı, insani kalkınma raporuna göre bu kötü gidişe dur diyebilmek için en fazla 10 yılımız kaldı. Ancak geçtiğimiz Aralık ayında Bali'de gerçekleştirilen BM iklim konferansında 2012 sonrası Kyoto'nun yerini alacak yeni bir anlaşma hazırlamak için ABD'nin itirazını geri çekmesini bile bizler hala bir başarı olarak değerlendirebilmekteyiz. Bali konferansının en önemli çıktılarından biri de ormanların yok olmasını engellemek için prensip anlaşmasına varılmış olmasıdır. Bildiğiniz gibi ormanlarımız insan kaynaklı iklim değişimini engelleme yolunda en önemli silahlarımızdan birisidir. Ancak ormanlar hızla yok olmaktadır. Özellikle yağmur ormanları büyük tehdit altındadır. Acaba yağmur ormanlarının karalar üzerinde kapladığı toplam alan % 14'den % 6 ya kadar inerken akılları neredeydi. Aslında 2006'da Kenya'da gerçekleştirilen COP12 taraflar toplantısında bir kabile reisinin delegeleri iklim turistlerine benzetmesi bu açıdan bakıldığında hiç de tesadüf değil.
Değerli Konuklar,
Tablo oldukça karamsar. İklim değişimi sürecinden en fazla etkilenecek ülkeler ise üçüncü dünya ülkeleri. Kapitalizmin hakim olduğu bir dünyada ekonomik çıkarları göz ardı ederek radikal önlemler alma olasılığı yok gibi. Dahası sermaye, iklim değişimi sürecini nasıl kara dönüştürebilirim hesapları peşinde. Kyoto ve Dünya Su forumu toplantıları da bu kapsamda değerlendirilebilir. Önleyemiyorsak eğer, küresel ısınmanın doğuracağı sorunlarla bir arada nasıl yaşayabileceğimizi bir an önce öğrenmemiz gerekecek. Bu açıdan bakıldığında bir sonraki iklim değişimi sempozyumunda,
sıklığı ve şiddeti gitgide artacak olan meteoroloji karakterli doğal afetlerden nasıl korunabileceğimizi,
Sağlıklı suya nasıl erişebileceğimizi
Tarım rekoltelerindeki düşüşe bağlı olarak yiyecek kıtlığıyla nasıl baş edebileceğimizi,
Artan böcek popülasyonuyla birlikte nasıl yaşayabileceğimizi
Yaygın görülecek olan salgın hastalıklarla nasıl mücadele edebileceğimizi,
Susuzluğa ve çölleşmeye bağlı olarak görülebilecek sınır aşan insan göçlerine karşı nasıl hazırlanacağımızı tartışmamız daha doğru olacak beklide.
Değerli Konuklar.
Konuşmamın başında da ifade ettiğim gibi önümüzdeki yıllarda en önemli sorunumuz kuraklık olacaktır. Ancak tek sorun kuraklık da değildir. Küresel ısınmanın yaşamın her alanında sosyo-ekonomik ve sosyo-politik yansımaları olacaktır. İki gün boyunca burada bunları tartışacağız. Özellikle yarınki panel, ilgili bakanlıklar, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve demokratik kitle örgütlerinin değerli temsilcileriyle, sorunlara ve çözüm önerilerine ilişkin farklı yaklaşımları bir araya getirerek son derece yararlı bir tartışma ortamı yaratacaktır.
Saygılarımla.
|