İçme suyu Tarımsal Üretim gibi alanlarda sorun kuraklık mı?

Meteorolojik olayların beklenildiği gibi gerçekleşmemesi durumunda, toplumda özellikle belli kesimler tarafından “yandık yıkıldık” söylemleri ile panik havası yaratılabilmektedir. Yaratılan panik havası içerisinde de ne yazık ki hep bilindik öneriler sıralanmaktadır. Bu öneriler, yaşanan sorunların gerçeğinden uzak kavramlar olurken, geleceğe ilişkin olarak çoğunlukla felaket senaryoları içermektedir.

Meteoroloji Mühendisleri Odası olarak şunu belirtmeliyiz ki, meteorolojik olaylar çoğunlukla ortalama değerlerinde değil, ortalamanın altında ya da üstünde gerçekleşir. Bu nedenle her olay için de ortalama değerlere bakılarak kararlar oluşturulamaz.

Sorunların oluştuğu durumlarda panik yapmak ya da panik yaratacak açıklamalar yapılması sorunların daha da fazla büyümesine neden olur. Bu nedenle risklerin krizlere dönüşmemesi için önceden önlem alınmasının gerekliliğini bilmek gerekir.

Son yıllarda hemen hemen yaşadığımız her ekstrem meteorolojik olay sonrasında mesleği ya da eğitiminin ne olduğu bile belli olmayan ve meteoroloji konusundan anlamayan birçok kişinin iklim uzmanı ya da meteorolog gibi izafi tanımlamalar ile yaptıkları açıklamalar ile kamuoyunda panik havası yaratarak gündem olma hevesindedirler. Şüphesiz yaşanan panik durumları da mutlaka belli kesimlere çıkar sağlamaktadır.

Meteoroloji Mühendisleri Odası, 1998 yılında yaptığı “Meteorolojik Karakterli Doğal Afetler Sempozyum” ile 1999 yılında yayınladığı “Meteorolojik Karakterli Doğal Afetler ve Önlemler” konulu raporda kuraklık ile ilgili durumlara açıklık getirmiştir.

Aradan geçen yirmi yılı aşkın sürenin sonunda, her yıl kuraklık konusunda aynı yanlışlar ile açıklamalar yapılması ya da bu yanlışların yayılmasına yardımcı olan kurum ve kuruluşların yaptıklarının kuraklıktan çok daha büyük bir sorun olduğunun bilinmesi gerekir.

Meteorolojik karakterli bir durum olan kuraklık ve sel/taşkın konusunda yaşanabilecek sorunları en aza indirmek için hiçbir önlem alınmaması ya da bu olayların şiddetini artıran uygulamaların devam etmesi ise çok daha büyük sorundur.

Bize göre “Deprem Öldürmez, Çürük Binalar Öldürür” söylemi gibi “Meteorolojik olaylar öldürmez” söylemi de önemlidir. Meteorolojik olayların önce afete daha sonra da felakete dönüşmesi tamamen bizlerin hatalarından kaynaklanmaktadır.

Son günlerde yaşadığımız kuraklık üzerinden “yandık bittik” gibi bir yarar sağlamayan söylemler yerine, olağan bir olay olan kuraklığın sonuçları bakımından kısa bir değerlendirme yapmak zorunluluğu doğmuştur.

Kuraklık; yağış azlığı olarak ifade edilmektedir. Ancak yağış azlığı her bölge için farklı anlamlara gelmektedir. Her yağış azlığının da mutlaka kuraklık olarak ifade edilmesi gerekmez.

İstanbul Özelinde İçme suyu;

Bu gün için en fazla gündemde olan ve basın yayın organlarında sürekli konusu edilen, İstanbul’un susuz kalmasına neden olarak kuraklık ve iklim değişiminin gerekçe gösterilmektedir. Peki durum gerçekten böyle midir?

Ülkemizde geçmiş yıllarda da değişik şiddetlerde kuraklıklar yaşanmıştır. Yüzde olarak azalma oranına göre son otuz yıla baktığımızda;

  • 2001 yılında şiddetli kuraklık,
  • 2005 ile 2008 yılları arasında çok şiddetli olmasa da ardarda gerçekleşen kuraklıklar,
  • 2014 ve 2017 yıllarında da gerçekleşen kuraklıklar,
  • 2020 yılında başlayan ve halen devam eden kuraklık süreci,

Bu kuraklıkları etkileri bakımından, İstanbul’un içme suyu baraj doluluk oranları ile birlikte değerlendirdiğimizde;

4 ocak tarihini esas alındığında;

  • 2021 yılında %19,53
  • 2022 yılında %48,5
  • 2023 yılında %32,42 seviyesinde olduğu,

23 Ocak tarihi esas alındığında ise;

  • 2021 yılında %31,89
  • 2022 yılında %53,79
  • 2023 yılında %29,96 seviyesinde olduğu görülmüştür.

Öte yandan İstanbul barajlarını besleyen alanlarda ölçülen yağışların,

  • 2019 yılında 536 mm,
  • 2020 yılında 781 mm,
  • 2021 yılında 901 mm,
  • 2022 yılında 772 mm.
  • 2023 yılında ise henüz yıl tamamlanmadığından bir değer verilememiştir.

İstanbul iline günlük olarak verilen su miktarının ise 2,9 milyon m3 civarında olduğu, önceki yıllarda kente yazları verilen suyun günlük 3,2 milyon m3 değerine kadar çıktığı, önümüzdeki yaz aylarında ise verilecek su miktarı günlük olarak 3,2 milyon m3ü aşacağı öngörülmektedir.

On yıl öncesinde İstanbul’a verilen günlük su miktarı 2,5 milyon m3 iken, son on yılda kente verilen günlük su miktarının 500 bin m3 arrtığı görülmekte, yani o günden beri artan nüfus ile birlikte kente verilen su miktarının da sürekli arttığı kayıtlı rakamlardan kolayca anlaşılmaktadır.

İstanbul’un su ihtiyacının sağlanması için İstanbul ilinin kendi su kaynakları maalesef yeterli değildir. Bu nedenle Melen projesi başta olmak üzere çevre havzalardan İstanbul’a su taşınmaktadır.

İstanbul’un su havzaları da sürekli daraltıldığı için barajlara gelen su miktarları doğal olarak azalmakta üstelik meydana gelen yağışlar da sele dönüşerek can ve mal kayıplarına neden olabilmektedir.

Mevcut durumu ile İstanbul’un su kaynaklarının İstanbul’a yetmesi mümkün değildir. Kuraklık olmasa dahi İstanbul’daki su talebininin sürekli artması karşısında İstanbul’un su ihtiyacının ilin kendi kaynakları ile karşılanması mümkün olamayacaktır.

İstanbul’a yakın havzalardan İstanbul’a su taşınması aynı zamanda suyun alındığı havzalardaki su hakları yönünden de ayrı bir tartışma yaratmaktadır.

Kısaca istanbul’un yaşadığı su sorununu sadece kuraklık ile açıklanamazİklim değişimine sığınıp sorunun gerçek nedeni gizlenemez.

İstanbul bu yönü ile tüm iller için örnek olarak ele alınmalıdır. Aynı sorunlar hemen hemen tüm iller içinde aynen geçerlidir.

Kuraklık nedeniyle tarımsal üretimde yaşanacak verim düşüklüğü konusuna gelince;

Bu mevsimde yaşanan kuraklık mevsim itibariyle ekili bulunan özellikle buğday ve arpa gibi tarım ürünleri açısından gündeme getirilmektedir. Bitki, suya ihtiyaç duyduğu dönemlerde gerekli suyu bulamaz ise verim düşüklüğünün yaşanması da ne yazık ki kaçınılmazdır. Meteorolojik kuraklığın ardından yaşanan tarımsal kuraklıklar doğal olarak en başta tarımsal üretimi etkilemektedir. Ancak Anadolu’da zaman zaman bu kuraklıkların çok daha şiddetli olarak yaşandığını da biliyoruz.

Peki; çok yakından bildiğimiz bir doğal afet olan “kuraklık” ile karşılaştığımızda neden hemen paniğe kapılıyoruz? Ya da gereksiz yere panik havası yaratmaya çalışanlar neyi amaçlamaktadır? Bu noktada öncelikle kendimize sormamız gereken soru, herhangi bir kuraklık durumunda alternatif bir politikamız var mıdır?

Kuraklığın yaşandığı dönemler ile kuraklığın olmadığı dönemler karşılaştırıldığında tarımsal üretimde rekolte yönünden dönemsel olarak hangi noktalardaydık?

Tarımsal ürünlerin suya ihtiyacı olduğu dönemleri birbirinden faklıdır. Bu açıdan bakıldığında günümüzde yaşanan yağış azlığı nedeniyle tüm tarımsal üretim için tek bir yorum yapılması çok doğru olmayacaktır. Bu nedenle tarımsal ürünlerin su isteyeceği döneme ilişkin detaylı bir değerlendirme yapılması gerekecektir. Örneğin kuraklığın bu şekilde devam etmesi durumunda sulama için ne kadarlık bir ilave suya ihtiyacımız vardır? Ya da bu konuda herhangi bir planımız ya da planlamamız var mıdır? Ayrıca, üretim için daha fazla tercih ettiğimiz bitki deseninin içinde bulunduğumuz coğrafyamız ve meteorolojik koşulları açısından bir değerlendirmesi yapılmış mıdır?

Sonuç olarak ülkemizde kuraklık başlamıştır ve bu gerçeği her gün defalarca tekrar etmenin bir anlamı da yoktur. Bunun yerine asıl sorulması gereken soru; yetkili kurum ve kuruluşların önümüzdeki döneme ait bir planları ve planlamaları ile adım adım uygulayacakları bir eylem listeleri var mıdır?. Ancak yine biliyoruz ki tüm ulusal ve yerel yöneticiler bu konuda her türlü tedbirin alındığını söyleyeceklerdir. Ancak kentin su ihtiyacını karşılayan baraj ve göletlerdeki su miktarı kritik seviyeye indiğinde söylenenlerin ne kadar gerçekçi olduğunu anlayacağız.

Bu iki örneği tüm alanlar için genişletmek mümkündür.

Bizler biliyoruz ki, kuraklık sel ve taşkınlar ülkemizin bir gerçeğidir. Bu olaylar karşısında alternatif bir politikamız, programımız var mıdır? sorusunu sormak gerekir. Eğer bir politikanız ve programınız yok ise, kendi kendine iklim uzmanı unvanını veren kişilerin “iklim krizi” nutukları atarak basın yayın kuruluşlarını işgal etmesinin önünü açmak en kolaycı yol olur.

Bu yaşananlar ne ilktir ne de son olacaktır. Ancak ulusal planlarda bu konular bütünsellik içerisinde ele alınmadığı için sorunlar sürekli ertelenmektedir ve ertelenen sorunlar da katlanarak büyümektedir.

Ülkemizdeki üretim sadece kuraklık nedeniyle mi düşüyor? Gıda ve su güvenliğinde bütün suçu kuraklığa atmak son derece kolay, fakat bir o kadar da yanlış bir tercihtir. Örneğin; Depremlerde yıkılan binalardan nasıl birileri sorumlu tutuluyor ise, sel ve taşkınlar ile kuraklıklar sonucu yaşanacak olaylarda da sorumlular belirlenmelidir.

İçme sularına ilişkin sorunlar ele alındığında ise, ülkemizin su kaynaklarının bölgelere göre eşit dağılmadığı, suyun görece fazla olduğu bölgelerde nüfusun daha az, suyun görece olarak az olduğu bölgelerde ise nüfusun daha fazla olduğu da bir gerçektir.

Dünya gerçekleri esas alınarak, ulusal su ve gıda güvenliğimizi sağlamak, su kaynaklarımızı kirletmemek, su havzalarını daraltmamak, taşkın alanlarına yapılaşma yapmamak, sele neden olacak yapılaşmalara izin vermemek için gereken planlar , planlamalar ile önlemler alınmalıdır.

Adı ne olursa olsun, Sel/Taşkın ya da Kuraklık gibi olağan doğa olayları suçlanabilecek sorun kaynakları değillerdir.

Sonuç olarak; olayları çarpıtmak yaşanılacak en büyük afettir ve insanlığın felaketidir.

TMMOB

METEOROLOJİ MÜHENDİSLERİ ODASI

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram